(Bir danışanın hikâyesi üzerinden)
Bağımlılıkla çalışan biri olarak en sık karşılaştığım cümlelerden biri şudur:
“Benimki o kadar kötü değil.”
Bu cümle çoğu zaman bir savunma değil, bir kaçış biçimidir.
Çünkü kişi henüz kendisiyle tam olarak yüzleşmemiştir.
Bu yazı, tam olarak böyle başlayan bir sürecin içinden geliyor.
Görünen hayat ve gizlenen hayat
Danışan ilk geldiğinde dışarıdan bakıldığında “normal” bir hayat yaşıyordu.
Düzenli bir işi vardı.
Sosyal ilişkileri devam ediyordu.
İletişimi yerindeydi.
Kendi ifadesiyle:
“Gündüz hiçbir problem yok.”
Ancak aynı kişi, geceleri tamamen farklı bir döngünün içine giriyordu.
Yalnız kaldığında davranışları değişiyor,
kontrol algısı zayıflıyor
ve sabah olduğunda yeniden “normal” hayata dönüyordu.
Bu durum onun için bir süre avantaj gibi görünmüştü.
Çünkü sorun görünmüyordu.
Gizli olanın büyümesi
Danışanın en büyük yanılgısı şuydu:
“Kimse bilmiyorsa, o kadar ciddi değildir.”
Oysa tam tersi geçerlidir.
Davranış gizlendikçe,
denetim ortadan kalkar.
Ve denetim ortadan kalktığında,
alışkanlık güçlenir.
Danışan bunu şu cümleyle ifade etti:
“Ben sakladıkça daha rahat yaptım.”
Bu, bağımlılık süreçlerinde sık karşılaşılan bir durumdur.
Çünkü dış geri bildirim olmadığında kişi kendi sınırlarını kendisi çizmeye çalışır.
Ve çoğu zaman bu sınırlar giderek esner.
İki kimlik arasında sıkışmak
Süreç ilerledikçe danışanın yaşadığı en belirgin problem şuydu:
Kendi içinde iki farklı kimlik oluşmuştu.
- Gün içinde işlevsel, kontrollü ve sosyal bir yapı
- Yalnız kaldığında kontrolünü kaybeden bir davranış örüntüsü
Bu ayrışma zamanla içsel bir gerilim yaratır.
Danışan bunu şöyle ifade etti:
“Gündüz olan ben, gece olan beni sürekli savunuyordu.”
Bu cümle önemli bir içgörü içerir.
Çünkü kişi yalnızca davranışı değil, o davranışı meşrulaştıran düşünce sistemini de taşımaktadır.
“Kimseye zarar vermiyorum” düşüncesi
Bir diğer kritik nokta, zarar algısıydı.
Danışan uzun süre şu düşünceyle hareket etti:
“Kimseye zarar vermiyorum.”
Bu ifade yüzeyde doğru gibi görünse de,
derin düzeyde önemli bir gerçeği gözden kaçırır:
Kişi kendi işlevselliğini, zihinsel enerjisini ve iç dengesini kaybetmeye başlar.
Bu kayıp genellikle bir anda değil,
yavaş ve fark edilmeden gerçekleşir.
Yavaş ilerleyen bozulma
Bu süreçte ani bir kırılma yaşanmadı.
Ancak zaman içinde:
Uyku düzeni bozuldu
Dikkat süresi azaldı
Tahammül eşiği düştü
İçsel huzursuzluk arttı
Buna rağmen danışan hâlâ kendini şu cümleyle tanımlıyordu:
“Ben iyiyim.”
Bu noktada kişi, yaşadığı değişimi değil,
sadece görünür krizleri referans alır.
Yüzleşme anı
Dönüm noktası genellikle dramatik bir olay değildir.
Daha çok içsel bir fark ediştir.
Danışan için bu an, oldukça sade bir soruyla geldi:
“Ben gerçekten kontrol ediyor muyum?”
Bu soruya verdiği cevap netti:
“Hayır.”
Bu kabul, sürecin en kritik aşamasıdır.
Çünkü kişi ilk defa savunmayı bırakır.
Tek başına çözümün sınırı
Danışan uzun süre bu süreci kendi başına yönetmeye çalıştı.
Ancak şunu fark etti:
Aynı düşünce yapısıyla,
aynı ortamda kalarak
farklı bir sonuç üretmek mümkün değildi.
Bu noktadan sonra yapı değişti.
Gün planlandı.
Boşluklar azaltıldı.
Davranışlar gözlemlenmeye başlandı.
Ve en önemlisi:
Kişi artık kendi zihniyle baş başa bırakılmadı.
Sonuç: Asıl problem davranış değil, bölünmüşlüktü
Bu sürecin sonunda ortaya çıkan en net gerçek şuydu:
Sorun yalnızca kullanılan madde ya da davranış değildi.
Sorun, iki ayrı hayatın aynı anda sürdürülmesiydi.
Çünkü bu bölünmüşlük devam ettiği sürece
kişi kendine karşı net olamaz.
Değerlendirme
Bağımlılık süreçlerinde en sık gözden kaçan konulardan biri,
“gizli işlevsellik” halidir.
Kişi dışarıdan işlevsel görünürken,
içeride ciddi bir çözülme yaşıyor olabilir.
Bu nedenle mesele yalnızca “ne kadar kullandığı” değil,
nasıl bir hayat yapısı içinde olduğudur.
Son söz
Kişi kendini kandırmaya başladığında,
en büyük risk dışarıdan değil içeriden gelir.
Ve çoğu zaman en tehlikeli cümle şudur:
“Benimki o kadar değil.”
Çünkü süreç tam da orada derinleşir.

test fwgmlakmmrs5
.